Yemekten sonra da ben ve Nazario yolda gelirken Filipinlilerin yemekten sonra yediği, adına “Balut” denilen yumurtalardan almıştık. Balut’un özelliği, normal de yirmibir gün sonra civciv olması gereken bu yumurtaların henüz onaltı ve onyedi günlükken yemek için çıkartılmasıdır.
Bölum – 14 Cebu
18 Ocak Pazartesi sabahı şu anda kaldığım otelin şehre uzaklığının yaratmış olduğu bazı zorlukları ortadan kaldırmak için festival’den sonra oteller de boş yer oluşmasından dolayı Cebu şehir merkezin de bulunan bir otel’e yerleşiyorum. Aynı zaman da Manila’dan Cebu’ya gelirken hava alanında tanışmış olduğum miletvekili adayı sayın Ashley Alvero’nun yakın arkadaşı olan sayın Nazario Santos ile bugün yerleşeceğim otelin lobisin de görüşmeyi kararlaştırıyorum.
Bay Nazario’nun 55-60 yaş arasın da olduğunu tahmin ediyorum, diğer birçok Filipinli gibi zayıf ve yaşına rağmen atletik bir yapıya sahip. Ak saçları, gözlüğü ve konuşma tarzıyla bay Nazario, eğitimli ve çevresine güven veren bir karektere sahip imajı veriyor. İsveç’ten kalkıp kendi ülkesini ve yaşadığı şehir olan Cebu’yu ziyaret etmiş olmamdan dolayı mutluluk duyuyor, Nazario. Lobi de, muhabbetimizin sonunda, bay Nazario ile, Filipinlilerin yerel olan sokak lokantalarından birinde akşam yemeği yiyeceğimizi kararlaştırdıktan sonra akşama buluşmak üzere Nazario otel’den ayrılıyor.
Günün geri kalan bölümünü de, Cebu’ya ilk geldiğim gün tanıştığım amerikalı sayın Micheal ile günün aşırı sıcağına rağmen serin bir cafe’de sohbet ederek değerlendirmeye çalışıyorum.
Bundan üç gün önce, yani Cebu’ya ilk geldiğim gün, yağmurlu ve fırtınalı bir havadan dolayı, bilgisayarımla çalışmak için, internet bağlantısı sunan bir cafe’ye gitmiştim. Cafe de, elektrik prizine yakınlığından dolayı oturmak istediğim boş bir koltukta duran şemsiyeyi Cafe’de ki kasiyere götürüp, birinin bunu unuttuğunu belirttiğim de, orda kahve almak için bekleyen biraz kilolu ve uzun boylu Filipinli olmayan bay’ın, şemsiyenin kendisine ait olduğunu ve orda oturmak için bıraktığını söylerken de, aynı masa da bulunan diğer boş sandalyede benim oturabilceğimi eklemesiylen de bugün görüştüğüm Micheal ile olan tanışmamız başlamış oldu, üç gün önce.
Micheal ile sohbet etmek can sıkıcı gelmiyor. Şimdiye kadar tanışmış olduğum usa’lılar arasında belki de ilk defa bu kadar uzun süreli bir sohbet yapıyorum. Sohbetin akıcılığını Micheal’ın çok seyahat etmesine, yani farklı kültürlere olan ilgisine ve sosyal terapist olarak çalışmasına bağlıyorum. Sonuçta seyahatin kazandırdığı özelliklerden biri de sosyal ilişkilerin gelişmesine yardımcı olmak ve bir sosyal terapist olarakta işinin bir parçası olan konuşma sanatını iyi yapabilmektir. Micheal’da her ikisi de vardı.
Micheal daha önce onyedi kez Filipinlere gelmesini tuhaf karşılamıyor değilim. Yeryüzünde bu kadar ülke varken neden aynı ülkeye onyedi defa gidilsin ki. Micheal’ın yorumuna göre Filipinler çok ucuz ve rahat bir ülkeydi, ben de buna katılıyorum hatta filipinler yönetim sisteminden, filipinlilerin mentalite ve davranış şekline kadar bir çok şey usa’nın tıpatıp kopyasıdır. Adeta usa’nın bir eyaleti gibidir. Bundan dolayıda Filipinler’e gelen yabancılar arasında USA’lılar çok büyük ağırlıktadır.
En fazla yimibeş yaşın da olabileceğini tahmin ettiğim sempatik bir filipinli bayanın bize doğru gelmesi ve daha sonra Micheal, kız arkadaşım diye bana tanıştırmasıyla, yaşadığım boşluk karşısında çabuk toparlanıyorum ve Micheal’ın Filipinlere daha once onyedi kez gelmişliğinin nedenini de birazcik bununla bağlantılı olabileceğini de düşünmeden edemiyorum. Arada bulunan en az otuz yıllık yaş farkını nasıl anlamam gerektiği konusunda çok da net değilim, Micheal her ne kadar filipinlerde ki diğer altmış yaşını geçmiş ama yirmi yaş sınırında ki kızlarla ilişki yaşayan yabancı erkeklerden farklı bir kişilik göstermeye çalışmışsa da bu konuda fikir beyan edebilmek için biraz daha zamanın geçmesini beklemenin yararlı olabileceğini düşünüyorum. Zaten beni çok fazla ilgilendiren bir konu da değil, sonuçta bu, iki insanın özel hayatıdır.
Akşam kararlaştırdığımız saatte yemek yemek için Nazario gelip beni kaldığım otelden alıyor. Gittiğimiz yer oldukça sade bir yer, yani geniş bir meydan düşünün ve bunun üzerine yağmurdan korunmak için muşamba çekildiğini hayal edin.
O üzeri muşamba ile kapalı olan meydan da 200-300 kişinin oturabileceği şekilde, tahtadan yapılmış, oldukça basit, masa ve sandalyeler var. Ve orada oturanlara yemek pişirmek için de küçücük en az on adet lokanta bulunuyor. Burada genelde ızgara yapılıyor.
Gittimiz lokanta da Nazario’nun yakın aile bireylerinden oluşan 10-12 kişinin daha olduğunu görüyorum ve tanışma faslından sonra yemek siparişi vermek üzere lokantalardan birine geliyoruz. Hijyen konusunun çok fazla uğramadığı bu yerde iyi pişmiş, dana ızgara yemenin daha az riskli olabileceğini düşünüyorum.

Yemekten sonra da ben ve Nazario yolda gelirken filipinlilerin yemekten sonra yediği, adına “Balut” denilen yumurtalardan almıştık. Balut’un özelliği, normal de yirmibir gün sonra civciv olması gereken bu yumurtaların henüz onaltı ve onyedi günlükken yemek için çıkartılmasıdır. Alıyoruz yumurtalarımızı ve yumurtanın en tepesinde ki kabuklarını kiriyoruz. Kabukların altında kafası, kanadı, vücudü hatta gözleri bile oluşmuş bu embryo’yu, kafasının ve kemiklerinin dişler arasında kırılarak çıkartacağı ses ile beraber nasıl yiyebileceğimi düşünürken, Nazario ve ailesi çoktan balut’u mideye indirmişlerdi bile. Onlar için elbetteki bir sorun yoktu çünkü onların alışık olduğu bir yiyecek türüydü bu. Ama benim için durum farklıydı, diğer yandan da onların yemek alışkanlıklarından dolayı hor görme veya rencide etme gibi bir durumunda oluşmaması için elimden gelen çabayı gösteriyorum.
Vietnamdan yazdiğim bir yazıda yemek yeme alışkanlığının sadece psikoljik bir durum olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Her ne kadar farklı ülkelerde ki yemekler bize tuhaf gelse de bizim yemeklerimizinde farklı ülkelerde ki insanların tuhafına gidebileceklerini göz önünde bulundurmamız lazım. Örneğin koyun’un beyni, bağırsaklardan yapılan işkembe ve koç yumurtası gibi. Daha sonra ki günlerde tanıştığım iskoçyalı bir profesör’ün (John Macdonal) japonların cinsel gücü artırmak düşüncesiyle boğa penisi yediğini söylemesine karşılık ben de Kürtlerin koç yumurtası yediğini ama o amaçla yemediğini söylemiştim. Sayın John Macdonal’ta benim gibi farklı kültür ve farklı kültürlerin yemek alışkanlıklarına ilgi duyduğu içinde, genel konuşma konumuz Kürtler, kültürleri ve yemekleri olmuştu 9 saatlik uçak yolculuğu boyunca.
Yemek faslından sonra artık gitme zamanı geldiğine karar verip yola çikacakken, yaşları 6-11 arasında oluşan çocukların gecenin bu saatinde, masada artan yemeklere üşüşmelerini benim dışımda herkes normal karşılamıştı. Bunlar sokak çocuklarıydı ve bu şekilde ancak karınlarını doyurabiliyorlardi. Çok tuhaf ama zengin ve gelişmiş ülkelerde bu gibi sorunlar ortadan kalkmasına rağmen buna benzer sorunların çözumünün muhattabı devlet olduğu konusunda şuphe götürmez bir hemfikirlilik mevcutken, yoksul ve az gelişmiş ülkelerde ise sorunu yine yoksul ailelerin sırtına yükleme girişimi Filipinlilerde de göze çarpıyordu.
Nazario ve ailesi beni kalacağım otele bırakmak üzere yola çıkarken, kaldığım otelin pahalı olması nedeniyle, şehrin tam merkezinde bulunan çok ucuz bir apart hotel’in önünde duruyor ve benim gidip reception ile konuşmamı istiyorlar. Ben ve Alex lobi’den içeri giriyoruz ve içeri girer girmez de yarın taşınmak üzere 3 günlük rezervasyon yaptırıyorum. Yarın itibarıyla beş gün içinde 3 otel değiştirmiş olacağım Cebu’da. Benim daha önce Nazario’ya Cebu’da görmek istediğim yerler hakkında ki vermiş olduğum bilgiden dolayı, Nazario’nun isteği üzerine ve Nazario’nun kızıyla nişanlı, gelecekte ki damadı sayılacak olan sayın Alex hafta sonunda beni güvenlik açısından yanlız gidemediğim bazı yerlere götürmesini talep etmesine Alex sevinerek olumlu cevap veriyor. Otel’e vardıktan sonra, vedalaşıyorum herkesle ve bay Nazario’u da son görüşüm oluyor. Çünkü iki gün sonra, Nazario Manila’ya gidiyor ve orada bir hafta’dan daha fazla kalmasından dolayı görüşebilmemizin olanağı da böylece kalmamış oluyor. Ve ben Filipinlerden ayrılana kadar bir daha görüşemiyorum Nazario ile.
Ertesi gün, sabah kahvaltısından sonra geceliği 20 dolar olan yeni otelime yerleşiyorum. Aslında dün gece otele gelip rezervasyon yaptırdığımda odalarına bakmamıştım. Yani lobinin yeni ve temiz olması beni ikna etmişti, belki de Nazario ve ailesini araba da fazla bekletmek istemediğimden dolayı odaya bakma faslını es geçmiştim. Yoksa neredeyse beş yıldızlı otellerde kalsam bile eğer aynı şehirdeysem, rezervasyondan önce odalarına bakıyorum. Her neyse yerleştiğim bu yeni otel odası çokta cekici ve temiz gelmiyor. Lavabosunu kullanmak bile içime sinmiyor ama yapacak çok şey yok, üç günlük rezervasyon yaptırdığımdan dolayı kalmaktan başka çare yok diye düşünürken ertesi sabah oda da gördüğüm hamamböceğinden sonra otel değiştirmem gerektiği konusunda karar veriyorum. Reception’a durumu izah ediyor ve sadece bir günlük ücret ödedikten sonra hamam böceğiyle paylaşmak istemediğim odamı, hamam böceğine bırakıp hemen yakında bulunan çok daha iyi standart’a sahip başka bir otele yerleşmek üzere ayrılıyorum bu otelden. Oysa ki çocukluğumun büyük bir kısmı, akreplerin cirit attığı, Amed’in Melikahmet semtindeki Bayrampaşa camisinin yanın da bulunan, Karacadağ’dan getirtilen siyah bazalt taşlarıyla inşa edilen tarihi bir yapıya sahip ve geniş avlusu bulunan evimiz de geçmişti, buna rağmen hamam böceklerine tahammül derecem çok yüksek değildir.
Alex birkaç gün sonra, hafta içinde iş çıkışında, gece resim çekmek üzere kararlaştırdığımız noktaya geliyor ve Cebu’yu bir de gece fotoğraflamak istiyoruz. Cebu elbette ki güvenli bir şehirdir ama halkın % 40 nın yoksulluk sınırı altında yaşamak zorunda bırakıldığı bu ülkede sınırları çok fazla zorlamak istemediğim den dolayı geceleri elimde fotoğraf makinesiyle dolaşmayı pek cazip görmüyorum. Ama iki kişi olunca risk derecesi de haliyle azalmış olduğundan dolayı çantalarımızı alıp çıkıyoruz yola. Cebu gece başka bir güzelliğe sahip. Bu güzelliğini belki de görmemi engelleyen bazı gerçekliklerin üstünü örtebildiği içindi.
Alex ile bir “tricyckle” a biniyoruz ve Alex’in bildiği bir yere gitmek üzere yola çıkıyoruz. Gideceğimiz yer, kentin en varoş yerlerinden biri ve biz burda gece resimlerinin yanı sıra yoksulluğun da resmini çekmeye çalışacağız. Derken tricyckle sürücüsü, istediğimiz adrese geldiğimizi söylediğinde dışarı da bir yığın meraklı çift gözün üzerimizde olduğunu ve Alex’in gelmek istediğimiz yerin burası olmadığını ve güvenlik derecesinin azlığından dolayı da inmemem gerektiğini söyledikten sonra tricyckle sürücüsü bu defa da bizi gerçekten gitmek istediğimiz yere götürüyor. Bu mahalle oldukça yoksul insanlarin yaşadığı bir semt, diyeceğim ama doğru tarifinin bu olacağını sanmıyorum. Ben çocukluğum da Harman sigarasını Halman olarak sattığım yıllar da soğuk su, ayran ve tipitip çikleti vs satarak, akreplerin cirit attığı evde yaşam mücadelesi vererek büyüdüğüm ortamı herzaman yoksulluğun en alt kenarı olarak ifade etmeme rağmen bu gece burda gördüğüm yoksulluğa kıyasla, hiçte yoksul bir çocukluk gecirmediğimin farkına varıyorum. Colon mahallesi aşırı çocuk sayısından dolayı, aynı zaman da çocuk fabrikası olarakta adlandırılan bir mahalle. İstediğimiz resimleri çektikten sonra artık burda fazla geçirmenin riskli olabileceğini de gözönünde bulundurarak otele dönmek için geri çıkıyoruz. Hafta sonunda bir de gündüz gözüyle kenar mahalleleri gezmek için vedalaşıyorum Alex’le. Otelin barında biraz oyalandıktan sonra uyumak için odama çıkıyorum.
24 Şubatta hani şu bizim usa’lı olan Micheal varya, işte o, yediği bir yemekten dolayı biraz rahatsız. Yani daha gerçekçi olmak gerekirse her on dakikada bir abdesthaneye gitmek zorunda. Micheal, yerel halk’ın yaşam şekline olan ilgimi bildiğinden dolayı da, kendi rahatsızlığından dolayı gidemediği ama istersem kız arkadaşının tanıdıklarının, yakın bir kasaba olan Alegria’da, akşam yemeği partisine kız arkadaşıyla birlikte gidebileceğimi söyleyince, bu akşam için herhangi bir programım olmadığından dolayı kabul ediyorum.
Öğleden sonra, iki saat süren yolculuktan sonra düşündüğümden daha farklı bir Alegria’ya vardığımı anladım. Filipinlilerin kasaba dediklerine, bizim, Kürdistan’da köy kategorisinde değerlendirdiğimizi farkettim. Ev sahibi olan bay Pepito Zamora oldukça cana yakın ve misafirperver. Bütün gece boyunca değilde, gecenin gec saatlerine kadar Pepito ve aile fertleriylen sohbet ediyorum ve her konuşmamız da misafirleri olmamdan gurur duyduklarını dile getirmekten cekinmiyorlar. Pepito’nun, yol kenarında olan ormanlık alanda ki ağaçlar arasında inşa edilen bir evde, eşi ve çocukları Mary Mea, Hanna April, Angelic Agust Cincin ve Fatima Mari ile beraber yaşamakta. Pepito diğer komşu ve yakınlarına nazaran, ormanlık alandaki ağaçlar arasında bulunan derme çatma evinde, sürdürdüğü yaşamıyla varlıklı bir filipinli profili çiziyor. Nede olsa deniz kuvetleri komutanlığında, gemi’de makina mühendisi gibi bir pozisyonda uzun yıllar çalışmışlığı var. Pepito’yu ziyaretimden dolayı da ilk defa evde yapılan filipin yemeği yeme ve filipin yaşam şeklini yerinde görme şansına sahip olmamla beraber, onların da bir Kürt misafir ağırlamaktan duyduğu memnuniyeti gizleyemediklerini gördüm. Filipinler de kırsal bölgelerde köpek etinin yenildiğini bilsem bile yemekte ki et türlerini sormak ev sahibini tedirgin edebilir düşüncesiyle vazgeçtim. Köpek eti yeme riskinin, dünyanın ta öbür ucunda ki bir köyde bulunan bu insanların, göstermiş olduğu misafirperverlikten daha öncelikli değildi benim için.
Tesadüf olsa gerek, Pepito’nun komşusu da aynı gün sabah saat altı’ya kadar süren, bir müzikli parti veriyor olması. Benim katıldığım aksam yemeği partisinin daha erken bitmesinden dolayı uyumak icin hazırlıklar yapılınca, Pepito, komşusunun aşırı yüksek sesli müziğinden benim rahat edemeyeceğim düşüncesinden dolayı isterse evinde uyuyabileceğimi ama eğer rahat edemezsem 1-2 km ileri de ki deniz kenarında bulunan pansiyonda da kalabilme alternatifimin olduğunu söyleyince biraz rahatlıyorum. Çünkü komşunun yol açtığı bu yüksek müzik sesiyle uyuyabilmenin imkanı yok.
Yorgun argın bir şekilde yönlendirildiğim pansiyonda uyurken, sabahın erken saatlerinde Cebu’ya dönmek için ayrılmak zorundayım.
Daha ileriki günlerde, Lapu Lapu’yu, Moalboal’ı, Bohol adasını, Tacluban adasını gezeceğiz.
Piton yılanı ile aynı kafeste olmanın heyecanını beraber yaşamak üzere...
Slav û Réz!
Kadir Tosun
Kadir_tosun@yahoo.se
2010-01-27
|