Türkiye'ye Fransız kalmak-Bejan Matur
Zaman
Hafta sonu Paris'te Kürt Enstitüsü'nün düzenlediği 'Demokratikleşme ve Avrupa Birliği'ne Katılım Perspektifi' konferansına katıldım. Fransız Parlamentosu'nun Victor Hugo salonunda yapılan konferansta Türkiye'de yaşanan sürecin sancıları konuşuldu. Geleceğe dair umut ve kaygılar dile getirildi.
Yurtdışındaki edebiyat toplantılarından idmanlı olduğum bir durumu Paris toplantısında ziyadesiyle yaşadım. Yurtdışına edebiyatçı olarak da davet edilseniz, Türkiye'den gidiyorsanız söz dönüp dolaşıp siyasete gelir. Tabii konu doğrudan siyaset olunca algılar da netleşiyor. Dışarıdaki Türkiye algısını besleyen önyargı ve rezervlerin değişmediğini görmek ilginçti.
Bu gibi durumlarda hep rahmetli Hrant Dink'i hatırlarım.
Yurtdışında katıldığı toplantılarda, diaspora Ermenilerinin ve Avrupalı Türkiye muhaliflerinin eleştirilerinden bunalıp, memleket sevgisini dile getiren Hrant Dink.
Bilen bilir, Hrant hiçbir zaman başkalarına Türkiye'yi şikâyet etmedi. Çünkü çarkların nasıl kurulduğunu, kurulan çarkların nasıl döndüğünü iyi biliyordu. Hakikati bol Hrant sırf bu tavrı nedeniyle diaspora tarafından eleştirilirdi. Yaşadığı sürece diaspora ile sorunlu olması biraz da bu tavrı yüzündendi. Ne dışarıya ne içeriye yaranamayan bu tavrın ne kadar değerli olduğunu söylemeye gerek var mı?
Avrupalılara, kendi ülkesini şikâyeti iş edinmiş aydın tavrı değildi onunki. Yastığa başını koyduğunda vicdanına vereceği hesapla ilgiliydi.
Türkiye'de bir şeylerin değiştiğini, zor da olsa bir demokratikleşme mücadelesi verildiğini görmek istemeyen öyle çok ki.
Son gelişmelerin ışığında Türkiye'nin dış politikasını eleştiren Fransız Liberation gazetesi yazarı Marc Semo'nun söyledikleri bunun iyi bir örneği.
Ona göre, Türkiye büyük bir gaflet ve yanlışlık içindeydi. Libya ile karşılıklı vizeleri kaldırarak tehlikeli bir oyun oynuyordu. Ortadoğu vizyonuna yön verecek Arapça bilen tek diplomatı olmayan Türkiye, nasıl aktör olacaktı? Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun mimarı olduğu siyaset maceradan ibaretti. Hatta CHP'den birilerinin Avrupa'da dile getirdiği gibi Türkiye kontrol dışı nükleer güç sahibi olmayı isteyecek kadar tehlikeli hevesler içinde olabilirdi!
Davutoğlu'na, Abdülhamit benzetmesi yaparak 'Kızıl Sultan' diyen Liberation yazarı, o kadar duygusaldı ki heyecanı salona yayıldı.
Oturumda Türkiye'den katılan tek konuşmacı olduğum için, niyet etmediğim halde Marc Semo'nun ateşli üslubuna cevap vermek zorunda kaldım; Dünya değişiyordu, Türkiye de öyle. Ne dünya 19. yüzyıldaki dünyaydı ne de Davutoğlu Kızıl Sultan. Bu değişimi kabullenmek istemeyenlerin söylemleri ateşli olabilir. Ama bu aksi çaba yaşanan süreci durdurmaya yetmeyecektir. Türkiye'de darbe olmama ihtimalini sadece uluslararası denkleme bağlayanlar içeride nasıl bir direnç ve çaba olduğunu günü geldiğinde görmek zorunda kalacaklar. Asker-sivil ilişkilerinden anayasa değişikliği tartışmalarına, yargıdaki büyük yangından sokağa büyük bir dönüşümün eşiğindeydi Türkiye. Bu dönüşüme tanıklık etmek bile ciddi bir deneyim. Bunun farkında olmak bir zihin açıklığı işareti.
Yoksa eski moda, Avrupa'nın kapısında Türkiye'yi şikâyet eden aydın tipi ile ne gerçekler anlaşılır, ne de bunun demokrasiye bir katkısı olur. Özellikle Fransa'nın tavrı Türkiye'deki gelişmelere hakkını teslim edecek gibi görünmüyor. Ben ise şunu merak ediyorum: Acaba kendi belirleyemediği gelişmeleri olumsuzlamak Fransızlardan mı Cumhuriyet elitlerimize geçti?