Şeyhmus Diken'le Diyarbakır üzerine

Kürtlerin bu gezegendeki en büyük kenti olan Diyarbakır tarihte olduğu gibi bugün de çeşitli güçlerin etkinlik maceralarına sahne olmaktadır. Kentin Kürtlerin kültürel ve siyasi merkezi olmasını istemeyen devlet dünyayla direk bağlantı noktası olacak havaalanını uluslararası uçuşlara açmamakta direniyor, varolan her tür sivil toplum kuruluşuna karşı angaje kurum ve inisiyatifler dikerek kendi egemenliğini pekiştirmek istiyor. Sisteme yakın "ılımlı ve ketum Kürtlerden" bir oluşumun hayalini gerçekleştiremeyen mevcut hükümet, devletin de olanaklarını kullanarak Diyarbakır'ın dini bir kent olduğu argümanına sarıldı ve kent son bir yılda ansızın seyitler, şeyhler ve peygamberler ve sahabeler kenti oluverdi! Tüm bu gelişmeleri, bu kentin vijdanı, gözü ve kulağı olan bir yazara, Şeyhmus Diken'e sorduk. Diken, Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın bir Küdün Diyarbakır'ı, Kürtlerin kalbi olarak gördüğünü hatırlatarak, "Mardin ve Urfa'nın başına getirilen şey, Diyarbakır'da başarılı olamayacak" diyor.

Kaç yıldır Diyarbakır’da yaşıyorsunuz ve ömrünüz bu kentin ne gibi değişikliklerine şahit oldu?

Ankara’daki öğrencilik yıllarım ve 12 Eylül darbesi ile sona eren kısa süreli memuriyet hayatım hariç olmak kaydıyla, doğduğumdan beri Diyarbakır’da yaşıyorum.

Yaşadığım zaman dilimi içinde şehirde büyük değişiklikler ve büyük trajediler yaşandı. 1980’li yıllara kadar Diyarbakır “kendine yetmeye” çalışan ve aldığı göçü kendi bünyesi içinde eriten bir şehirdi. 1980 öncesinde de siyasette, özellikle Kürt siyasetinde Diyarbakır’ın siyasal damarı hayli yüksekti. Hatta Ankara, İstanbul metropollerinde yaşanan bütün “sol dalgalanmalar” teferruatlarıyla birlikte “hizipleşmeler” şeklinde Diyarbakır’da da anında varlık buluyordu. Ama bu “sol” dalgalanma daha çok batının “rüzgârı”na yelken açma hatta kimilerince “yedeğine” taşınma şeklinde zuhur ediyordu. Yani Türk(iye) solunda bilinen bütün büyüklü-küçüklü sol örgütlenmelerin Kürt cenahında bir yansıması vardı. O denli vardı ki; birbirlerini silahlı olarak kırmaya kadar vardırabiliyordu.

12 Eylül 1980 askeri darbesi ile birlikte Türkiye’de sol biti(rili)nce, Kürdistan’da da uzunca bir süre benzer suskunluklar yaşandı. Ta ki 1980’li yılların Diyarbakır 5 nolu zindanında kıvılcımlanan yeni bir hareket başlayıncaya kadar.

Şimdi 2000’lerin perspektifinde şehre siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik pencereden baktığımızda devasa değişikliklere tanıklık etmek durumunda kaldığımızı söylemem mümkün.

Bana göre en önemlisi Diyarbakır ekseninde şehir, üzerindeki tedirginliği hatta korkuyu silkeleyip attı. Büyük kitlesel katılımlı mitinglere, etkinliklere icabet etme, hatta aktivistlik yapma müdahillikleriyle sıkça tanışıyoruz. Kürt halkı kendi öz evlatlarının siyasal, toplumsal ve kültürel değer ve üretimlerine yürekten sahip çıkıyor. Ana dil Kürtçeye ciddi bir yöneliş var. Bunlar elbette gönendirici gerçeklikler ve değişimden öte gelişmeler…

Diyarbakır’ın Cumhuriyetle birlikte demografisi nasıl değişti? Şimdi Kürtlerin kentteki oranı nedir?

Size Diyarbekîr salnamelerinden bir örnek vermek isterim. 1869 yılında yapılan sayımda 21.500 olan şehrin nüfusunun yaklaşık yüzde 60’ı Müslüman olmayan tebaadan oluşuyormuş. Yani Ermeni, Süryani, Keldani, Rum, Yahudi gibi. Özellikle 1915 “kırımı”ndan sonra Hıristiyan tebaa hayli azalmış. Şehrin zanaatkârları olarak kabul gören Ermeni ve Süryaniler şehrin sicilinden “düşürülünce” şehir sadece demografik açıdan yoksunlaşmakla kalmamış, el sanatları ve ekonomik açıdan da yoksulluğa düşmüş. Yani diyelim ki 100 yıl evvel kilisesi, camisi, havrası, sinagogu ve medresesi ile çok dinli ve çok kültürlü zenginlik yaşayan ve bu zenginliği “salnameleri”nde de olanca haşmeti ile dillendiren bir şehir, maalesef haşin ve hoyrat ellerin kavimleri birbirlerine kırdırtmaları nedeniyle bugün hayli yoksullaşmış durumda.

Ama bu yoksulluğun içinde “hayra” dair yeni bir güzelliğin boyverdiğini de elbette dile getirmek gerek. Özellikle 1999 yılından bu yana Kürt halk çocuklarının başta Diyarbakır olmak üzere Kürt coğrafyasında yerel yönetimlerde birinci parti olarak sonuç alıp belediyeleri kazanmaları ayrıca Türkiye Parlamentosunda grup kurarak siyasal temsiliyet elde etmeleriyle Kürdî ve kültürel bir Kürt Rönesansının yaşanmaya başlandığını vurgulamak gerek. 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile Kürt dilinin kanunla yasaklandığını ve insanlar Kürtçe konuştu diye büyük acılar yaşandığının tanıklığını ve sanıklığını yaşamış bir toplumdur Kürtler. Bugün sinemasını, tiyatrosunu, edebiyatını, sanatını kendi ana diliyle kurumsal olarak hayata geçirip dünyaya anlatması ve sokaklarında dozu hayli yüksek Kürtçe konuşması işte bu “hayırlara vesile” Kürdî varoluşun kanımca çok güzel bir nişanesidir.

Kürtlerin en büyük ve gözde kenti olmasına karşın Diyarbakır kent merkezinde Kürtçenin günlük hayatta az konuşulduğu söyleniyor. Bu doğru mu? Kimler Kürtçe kullanıyor, kimler kullanmıyor?

Bu soruyu on yıl kadar önce sormuş olsaydınız size büyük ölçüde hak verirdim. Çünkü askeri darbe ile birlikte Kürtçe yasaklı bir dil konumundaydı. Ayrıca cumhuriyet reel politiğinin uygulamaları nedeniyle Kürtçe konuşanlar büyük eziyetler çekmişler ve gündelik hayatta, sokakta kullandıkları her Kürtçe kelime başına geçmişte para cezaları ödemişlerdi.

Yaşlılar, Şeyh Said Kıyamından bu yana zulmü yaşamışlar ve torunlarına acımasız ve zalim cumhuriyet politikalarını anlatarak, hep “sükûnet” ve “itaati” tavsiye etmişlerdi. Ama 12 Eylül karanlığı ve kabalığıyla birlikte artık yeni bir “diriliş” ruhu Kürt cenahında boy gösteriyordu. Bu direngenlik ve kararlılık halka da artık güven vermeye başlıyordu. Çok net biliyorum 1999 yılında HADEP seçimlere girdiğinde, Kürt halkı belediyeleri büyük oy oranları ile tercih ettiğinde düşünce aynen şuydu “Biliyoruz, belediye başkanlarını seçsek de orda tutmayacaklar, görevden alacaklar. Görevden almasalar bile iş yaptırmayacaklar. Ama olsun, biz seçip o makamları alalım da isterlerse görevden alsınlar, ya da hiç iş yaptırmasınlar.” Zaman içinde belediyeler sıkıntılar yaşadı ama başarılı örnekler vererek iyi modeller de sundular. Ki hâla da devam ediyorlar.

Mesela 2001 yılında Diyarbakır’da bir Kürtçe oyunda Şivan Perwer’in bir şarkısı söylendi diye oyun yasaklanmıştı. Ama bugün artık tümüyle Kürtçe oyunlar sahnelenebiliyor. Baskılara rağmen günlük Azadîya Welat Gazetesi Diyarbakır’da çıkıyor. Kürtçe konuşmak, Kürtçe yayınları okuyup izlemek giderek artıyor. Okuyamayanlar, ya da Kürtçeyi çeşitli nedenlerle bilmeyenler büyük gayretlerle öğrenmek için çaba sarfediyor.

Devlet de kendi cephesinden bu “Kürtçe oyununda” gerçek aktörlerden rol çalmaya çalışıyor. İşte trt şeş ve benzeri ataklarla kendini bölge coğrafyasında var etme gayretlerine girişiyor. Ama tutmuyor…

O kentte doğup büyümüş, çalışmalarını orada yürüten ve kent hakkında kitaplar yazmış biri olarak Diyarbakır’ı nasıl bir kent olarak tanımlardınız?

Diyarbakır’la ilgili benim değerlendirmelerim takdir etmelisiniz ki objektif olamaz. Çünkü ben kıblesi Diyarbakır’a dönük olarak düşünen, yazan, tartışan ve yaşayan bir yazarım. Bu sadece benim Diyarbakır sevdam ile ilgili bir olay değil. Diyarbakır tek başına eski ve tarihi mekânları olan bir şehir olsaydı bu kadar üzerinde kafa yormaya gerek olmazdı. Çünkü dünyada benzer fiziki zenginlikleri olan başka tarihi şehirler de var. Diyarbakır bu konumundan öte bir şehirdir.

Tarih boyunca muktedirin iltifatına prim vermemiş muhalif bir şehirdir Diyarbakır. Ve tarih boyunca da metropol bir şehir olmuştur. Taşra olmamış, aksine kendi taşrasını yaratmış bir şehirdir Diyarbakır.

Bugün o denli “Alternatif muhalif bir metropol” konumundadır ki; sistemle entegre iktidarlar böylesine direnen bu tek örnek şehri hazmedememekte ve ısrarla “düşürmek” için ellerinden gelen bütün olanakları sarf etmekteler. İşte beni bu kadim ve eski şehre bağımlı kılan, mekânlarıyla birlikte bu direngen, talepkâr ve kararlı, insan unsurudur.

Bundan bir ay önceki “Asra beş kala” başlıklı bir yazınızda "Mardin’in ve Urfa’nın başına getirtilenler Diyarbakır’ın da başına getirilmek isteniyor” derken neyi kastettiniz?

Türkiye’de statükodan yana sisteme entegre siyasal iktidarlar Diyarbakır gibi muktedirin politikalarına direnen ve ezber bozan “kötü örnekleri” istemiyorlar. Onların istediği Urfa ve Mardin gibi sistemle barışık şehirler. Çünkü anılan şehirler özellikle inanç temelli politikalarla cemaatlerin ve aşiretlerin devletle örtüşen politikalarının örnek şehirleri olmuşlar zaten. Bunlara Elazığ ve Antep gibi hikâyeyi salt ekonomik refah ekseninde gören şehirleri de ekleyerek genişletmek mümkün. Bazen bu örnekleri dillendiren kimilerine rastlamak da mümkün! Mesela diyorlar ki; “Ne zamana kadar iktidarlara muhalefet ederek kendinizi ve halkınızı cezalandıracaksınız! Bir kez de iktidara oynayın da, iktidarın nimetlerinden yararlanın.”

Tabi buna farklı cepheden güncel davet yollayan diğer bir ifade de “Diyarbakır’ın sahabeler, krallar ve nebiler şehri” olduğu resmi ifadesidir. Kimi resmi ve türedi, sadece adı sivil olan örgütlenmeler de bu dillendirmeye “çanak” tutuyor elbette. Aslında kasıt, şehrin sicilinde 1400 yıldır İslam kontrolünde olan bir şehir olması nedeniyle, sahabilik ya da inanç temelli sahiplenmeciliğin mümkünatına karşı duruş gibi bir algı elbette söz konusu değildir. Mesele şudur ki; çıplak haliyle devlet, şehri, yumuşak karın olarak zuhur eden inanç kültürü üzerinden alaşağı etmek istemektedir.

Ben adını paylaştığınız “Asra Beş Kala!” yazımda bu “devlet perspektifli” gerçekliğe parmak basmaya çalıştım. Kimi ifadelerim belki sertti, hatta kimilerini de incitti biliyorum. Ama amaç resmi politikaların Diyarbakır’ı düşürmeye çalıştığı çizgiye dikkat çekmekti.

Açık ve net olarak “iktidarlara yamanmayı” tavsiye eden sözleri dillendirenlerin anlamak istemedikleri bir nokta var. Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın bir Kürt için Diyarbakır, Kürtlerin kalbidir. Müslüman toplumu ibadet ederken nasıl yüzünü Kâbe’ye çevirerek ibadet ediyorsa, Kürtler de siyaset yapar ve tavır geliştirirken “Acaba Diyarbekîr / Amed ne diyor?” diye yüzlerini bu kadim şehre dönerek yaşarlar. İşte bu nedenle Diyarbakır düşmemek, direnmek ve cepheyi genişletmek durumundadır.

Kentin Kürt kimliğini dejenere eden ne gibi çalışmalar var ve bunu kimler neden organize ediyor? “Diyarbakır’ın peygamberler, sahabeler, evliyalar kenti” olduğu argümanı ne zamandan beri gündemde ve bu amaçla yakın zamanda neler yapıldı?

Diyarbakır’ın “Kürdî kimliği”ni dejenere etmeye çalışanları elbette ayrı ayrı başlıklar halinde irdelemek mümkün. Ama ben o uzun ve sosyolojik tahlili yapmayacağım, çünkü o ayrı bir başlığın konusu. Şunu yapacağım. Son iki, üç yıldır Diyarbakır Valiliği, yedeğine Dicle Üniversitesini de alarak, şehrin seçilmiş belediyeleri ile sivil toplum dinamiğini dışlayarak, hatta koca bir kent halkını yok sayarak büyük paralar harcayıp yaptığı resmi kültür etkinliklerine bakmak gerek. Bu faaliyetlerin hiçbirinde şehrin Kürt kimliği dillendirilmez. Ya bozuk bir Azeri Türkçesini çağrıştıran Diyarbakır şivesine gönderme yapan “Klasik Diyarbakırlıcılık” yapılır ve yapanlar “refere” edilir. Ya da İslami ve inanç temelli bir şehir göndermesi gündeme oturtulur. Bu suni şehir gündemi yaratmanın –ki zaman zaman Kürtçe konuşulsa bile- hiçbir yerinde şehrin Kürt gerçekliği yoktur. Asıl rahatsızlık verici olan da budur elbette.

Düşünün ki; şehir nüfusunun yüzde 66’sı üçüncü dönemdir Kürdî politikayı esas alan yerel yöneticilik modelini seçsin; siz devlet olarak tercihinizi ise bu seçimi yapanların ve seçilmiş olanların inadına karşı bir tercihle yapın. İşte yapılmak istenen tümüyle budur. Bu politikanın ve icraatın içinde elbette Ankara merkezli ve Kürdü değerlerinden soyutlayarak sisteme uşak yapmaya çalışan merkez eksenli politika vardır.

Diyarbakır sistemin yumuşak karnıdır. Cemaatlerin referansıyla kimi popüler şahsiyetleri de yanlarına katarak şehirle hiçbir bağları olmadığı halde kimi örgütlenmeler yapanların da bilerek ya da bilmeyerek düştükleri ve de düşürüldükleri konum alenen budur. Bu faaliyetlere karşı kentin siyasal ve sosyal kuruluşları, yurtsever Kürt nüfusu ne gibi tedbirler alıyor? Diyarbakır dayanacak mı bu gibi faaliyetlere?

Şükür ki Diyarbakır merkezli Kürt halkı bu “çirkin ve kirli tezgâhın” farkındadır. Mesela halkı kaderine rıza göstermeyi vaat eden “yardım dernekleri” ve sadece adı “hayır kurumu” çağrışımı yapan örgütlere Kürtler prim vermiyor. Hatta bunların “el açtırmayan” aksine paylaşımı öne çıkaran “Sarmaşık Derneği” gibi alternatiflerini örgütlüyor. Ayrıca inanç temelli bir sahiplenmecilik söz konusu ise, onu da Kürdî perspektifi olan inançlı din şahsiyetleri üzerinden politikalar yapılıyor…

Tarihi, siyaseti, kültürüyle tanıdığımız Diyarbakır’ın sizce eksik kalan yani nedir? Mesela Diyarbakırspor büyük çabalarla 2009’da çıkabildiği Süper Lig'den 2010’da bir daha kümeye düştü. Neden istikrarlı olamıyor?

Bu röportajın ruhuna sinen ana temaya dikkat edilirse “Onursal” bir perspektifin izleri hemen hissedilir. Madem spordan söz açtınız o halde değineyim: Bakın başka hiçbir şehirde olmayan bir argo jargon vardır Diyarbakır’da. Diyarbakırlılar onaylamadıkları şahsiyetlere “Ha ula, boş qele qebraxî” derler. Boş kaleye gol atmak basit ve kıymetsiz insan müsveddelerinin işidir. Futbolda bile, savunulan kaleye şutunu çekerek golünü attırmayı tavsiye eden bir şehir ve halkı, Kürt siyasetinin dünya düzleminde prim yapması ile birlikte futbol saha ve tribünlerinde maalesef linç edilmeye çalışıldı. Kürtlük kimlikli ve Kürtlük aidiyetli siyasal tercihte ısrar eden Kürt halkına, resmi infaz layık görülmek üzerine bina edildi bütün hikâye.

1970’li yıllarda deplasman maçlarına gidenlere “Kürtler dışarı” diye slogan atan ve attıran güruh, devasa milliyetçi bir şahlanışla bu kez “PKK dışarı” diye linç kültürünü hayata geçirdi. Diyarbakırspor örneğinde 20 bin kişilik stadın istiap haddini hayli aşarak hep bir ağızdan “Kîne em?” sorusuna, yine hep bir ağızdan “Kurdin em” yanıtı şimdi olanca çıplaklığı ile orta yerde duruyor. Kürtler, elbette sorularını da, yanıtlarını da bizzat kendileri biliyorlar. Peki, ala futbol eksenli olarak sloganlarını gerçekle buluşturup küme düşen takımın şahsında “Kürtleri dışarıya atanlar” siyaseten bu soru’nun hesabını verebilecekler mi? Sanmıyorum. Bu durum Bursalı şahsiyetlerin yanlarına medya ordusunu da katarak şehri ziyaret edip “günah çıkarmak” istemelerinden çok ama çok daha öte bir duruma işaret eder.

Sürekli değişen yönetimlerini de dikkate alırsak Diyarbakırlılar Diyarbakırspor’u kendi takımları olarak görüyor mu? Önümüzdeki sezonda farklı bir şey beklemeli miyiz?

Kürtlerin ve özelde Diyarbakır’ın, sistemden çok ciddi beklentiler içine girmekle birlikte, bir varoluş çabasına girmeye de ihtiyaçları olduğu kanısındayım. Gine Devriminin önderi Amilcar CABRAL der ki; “Kültürel varoluş ulusal başkaldırı ile başlar”. Diyarbakırsporu bu manada şehrin ruhuyla, aidiyeti, Kürt kimliğiyle, tabi kararlı ve ne dediğini bilen taraftarıyla örtüştüren bir şehir takımı haline dönüştürmeye cidden ihtiyaç var. Takımın şu anki yönetim yapısı ile şehrin sivil ruhu birbirinden çok uzaklarda. Takımın oyuncu profili de şehre çok yabancı. Ciddi bir altüst oluş, yeniden örgütlenme, sağlam bir altyapı ve sahiplenmeye acilen gereklilik var.

Not: Bu röportajın kısaltılmış hali 29 Haziran 2010 tarihli Rûdaw Gazetesinde Kürtçeye çevrilerek yayınlandı.

*ŞEYHMUS DİKEN, Diyarbakır’ın en eski mahallelerinden biri Ali Paşa Mahallesinde Çeltik Kilisesinin karşısındaki eski bir Diyarbakır evinde 1954 yılında doğdu. İlkokulu yine Mardinkapıdaki Cumhuriyet İlkokulunda, ortaokulu Ziya Gökalp Lisesinin orta kısmında okudu. Ziya Gökalp Lisesinde başladığı liseyi Diyarbakır Lisesinde tamamladı.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset ve İdari Bilimler Bölümü 1978 mezunu olan Şeyhmus Diken evlidir, Dara ve Dengin isimlerinde iki oğlu vardır. Diyarbakır'da doğmuştur. İçişleri Bakanlığı bünyesinde kısa süreli mülki amirlik (üç yıl) memuriyeti 12 Eylül askeri darbesi ile son bulmuştur. Yaşamını Diyarbakır'da Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinde Başkan Danışmanı olarak sürdürmektedir.

Uzun yıllardır sivil toplum alanını kendine uğraş olarak seçmiştir. Aktif bir sivil toplumcu olan Şeyhmus Diken çeşitli sivil toplum örgütlerinde gönüllü olarak yönetici, üye ve danışma kurulu üyesi kimlikleriyle çalışmaktadır. Sivil Toplum alanının dışında Kent Kültürü, Kent Kimliği ile Yerel ve Sözlü Tarih ilgi alanıdır.

Yazar kimliği nedeniyle Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) ile Kürt Yazarlar Derneği üyesi ve Uluslararası PEN Yazarlar Örgütü Türkiye Merkezi’nin Diyarbakır Temsilcisi’dir. Şeyhmus Diken 7 yıldan bu yana her Pazar “Günün Doğusu” köşesi ile BirGün gazetesinde yazıyor. Ayrıca, www.bianet.org sitesinde sürekli olarak yazıyor.

Şiirsel metinlerinden oluşan Taşlar Şahit kitabından 13 şiiri Amerika Birleşik Devletlerinin Los Angeles şehrinde yaşayan Dîyarbekirli Ut sanatçısı Yervant Bostancı tarafından bestelenip Taşlar Şahit ismiyle müzik cd’si yapıldı.

“Diyarbekir Hikâyeleri” Tiyatro oyunu İmgesel Düşler Tiyatro Topluluğu tarafından oyunlaştırılarak 2004 yılında Ağrı’dan Kızıltepe’ye kadar 12 yerleşim yerinde 16 kez sahnelenerek 7000’in üzerinde seyirci ile buluştu. Diyarbekir Hikâyeleri, aynı yıl Diyarbakır Devlet Tiyatrosunun Orhan Asena Tiyatro Festivali ile Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinin Kültür ve Sanat Festivalinde de sahnelendi.

Yayınlanmış kitapları

*Kürdilihicazkâr Metinler (Doruk, Ankara 1997)
*Güneydoğu'da Sivil Hayat (Metis, İstanbul 2001)
*Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir, Diyarbakır (İletişim, İstanbul 2002, 6. Baskı 2007)
*Diyarbekir Diyarım Yitirmişem Yanarım (İletişim, İstanbul 2003, 3. Baskı 2009)
*Tango ve Diyarbakır (Lîs, 2004 Diyarbakır)
*İsyan Sürgünleri (İletişim, 2005 İstanbul)
*Türkiye'de Sivil Hayat ve Demokrasi (Dipnot, Ankara 2006)
*Amidalılar, Sürgündeki Diyarbekirliler (İletişim, İstanbul 2007, 2. Baskı Ekim 2009)
*Taşlar Şahit (Lîs Yayınları, Diyarbakır Şubat 2008, Eklerle 2.basım 2008 Aralık)
*Zevalsiz Ömrün Sürgünü Mehmed Uzun (Lis Yayınları-2009 Ocak)

*Diyarbekir El Sallıyor (Diyarbakır Tabip Odası Yayını. Türkçe-Kürtçe-İngilizce 2009 Ekim Diyarbakır)

*Bir Kürdün AKP Okumaları (Evrensel Yayınları. 2009 Kasım. İstanbul)

Kürtçe Baskılar

*Diyarbekir, Bajarê Ku Razên Xwe Ji Bircên Xwe Re Dibilîne (Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir: Diyarbakır kitabı, Kürtçenin Kurmancî lehçesine çevrilerek, Lîs Yayınları arasından çıktı. Çeviri: Zeynep Yaş, Diyarbekir, 2006)

*Dûrxirawekanî Raperîn (İsyan Sürgünleri Kürtçenin Soranîce lehçesine çevrilerek Herêma Kurdistan Wezareta Rewşenbîrî Yayınları ve Bîr Yayınları’nın ortak kitabı olarak çıktı. Çeviri: Feyzullah Brahîm Xan, 2007)

 

 


Yazar: Mehmet Sebatlı
Tarih: 2010-06-30


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kurdistan-Post.Org (Com) Kürdistan'in Özgür Sesi
http://kurdistan-post.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://kurdistan-post.com/modules.php?name=Niviskar&op=viewarticle&artid=2291