Geçmişin Gölgeleri, benim onuncu romanım. 2000 yılında öyküsünü kurduğum ve o günden beri kurgusu üzerinde epeyi oynadığım roman nihayet basıldı. Hiçbir kitabım gecelere yayılan yazı hayatımın ıstıraplarına Geçmişin Gölgeleri kadar tanıklık etmedi. Bu kitabı yazarken çoğu zaman üzüldüm, ürperdim, korktum... Niye böyle oldu ben de tam anlayamadım...
Roman, korkunç bir güçtür. Bunu yazarken daha iyi anlıyor insan. Gerçek roman yazarları için yarattığı her karakter, bir beladır. Kitaba başlarken bir roman karakteri planlıyorsunuz. Yarattığınız karakter, daha baştan, sinsi bir şekilde kafanıza ve kaleminize giriyor. Zaten kitap ilerledikçe tıpkı büyümekte olan bir çocuk gibi, karakter size kafa tutuyor. Çoğu yerde asi çıkışlarla romanı kendisi alıp götürüyor...
Bunları neden anlatıyorum? Geçmişin Gölgeleri romanının baş karakterlerinden Bayan Maria, kitabı yazdığım süre boyunca beni mahvetti. Aşk delisi bu kadın, rüyalarıma girmekle kalmadı, çalışırken öteki odamın kapısını kilitletecek kadar günlük yaşamımın bir parçası haline geldi...
Geçmişin Gölgeleri, gizemli olayların yaşandığı gerilim yüklü bir kitap. Kitabın arka kapağında şunlar yazılı:
***
“Susunuz!..” dedi Bayan Christina. “Maria balkonda. Bize taraf bakıyor. Bakışları Albert’in yitik mezarına kilitlenmiş. Yüzü solgun. Hayat yalnızca hüzünlü bir oyundur Maria. Yıllardır kendince kahırlı bir oyun oynuyorsun. Yorulmadın mı? Sokaklarda gezinen çocukluk günlerini hatırlarım. Ah o zamanlar ben çok güzel bir kadındım. Uzak Kürdistan ülkesinin doğurganlığını almışım büyük annemden. Alman ve İsviçre kanıyla yoğrulmuşum. Bütün tanıdıklarını gömdün. Kahredici asaletin Albert’i genç yaşta mahvetti. Kocanı lanetli bir felçliye çevirdin... Alp ülkesinin soylu kadını Maria, gel artık...”
Geçmişin Gölgeleri, İsviçreli Bayan Maria ile Kürt sürgünü Ahmet Zana arasındaki gerilimli dostluğu anlatan bir roman. Bir sonbahar günü köyün eski mezarlığında başlayan dostluk, herkesin kendi geçmişin sorgulayıp yaşadığı gizemli bir hal alıyor...
***
Bir insanın kendi kitabını tanıtması size tuhaf gelebilir. Fakat bizim yaşamımız başlı başına bir tuhaflık. 21. Yüzyılda, Avrupa’da bir yazar olarak 16 yıl sürgün kalmak nedir? Kendi kitaplarının basım ve dağıtımını yapmak normal midir? Bir ülkenin ismi nasıl yasak olur? Dili nasıl yasak olur? Renkleri, eşarbı,simgeleri nasıl yasak olur?
Doğrudur, tuhaf hallerdeyiz. Türkiye’de, haftada üç köşe yazısı yazan bir Türk basın mensubunun mutlaka bir-iki sekreteri vardır. Kendisini rahatlatacak olanakları, maaşı, devlet desteği, başı sıkıştığında dağ gibi dostları vardır.
Fakat Kürt yazarı yalnızdır; geceleri ve gündüzleri yalnızdır; başı dara düştüğünde kendisini koruyacak pek kimse yoktur. O aynı zamanda azgınlaşmış siyaset çekişmelerinin de kurbanıdır.
Tuhaf yaradılışlı olduğumu kabul ediyorum. Sanırım Kürtlerin en çok okunan internet gazetelerinden birinin editörlüğü yapıyorum. Basit bir çaba değil. Bir çok çevrenin gazete ve internet sayfalarından birkaç kat daha fazla okunuyor Kürdistan-Post...
Kürdistan-Post’u düzenledikten sonra, makale yazmaya başlarım... Yazı serüveni bitmez... Gözlerim kapanmak üzeredir, ama ben ancak gecenin ikisinde roman yazmaya başlamış olurum. Takatim kalmamışsa yüzümü tokatlarım, canımı acıtırım, takatsizliği kabul etmem... Sabah gün ışıdığında, birkaç sayfa daha roman yazmış olmanın içi huzuruyla birkaç saatlik uyku için yatağa giderim...
Gündüz, basılmış kitaplarımı paketler, isteyenlere göndermek üzere postaneye giderim...
Romancı, gazeteci, öykü yazarı, site düzenleyici, paketçi, yayıncı... Ne bileyim...
Bir başka tuhaflık şurada ki, yere düşen bir kağıt veya eşyayı, bana lazım olana kadar yerden kaldırmam. Çünkü eğilecek zaman da kalmıyor...
Onun için haftada bir makale yazan arkadaşların makalelerindeki imla hatalarına baktıkça geriliyorum. İnsan yazıya biraz emek vermeli... Hiç olmazsa haftada bir yazılan makalelere gereken özen gösterilmeli...
Yazarken her cümleyi yirmi kez gözden geçirdiğim için sonunda kendi kitaplarımı sevecek takatim kalmaz. Kitap basıldıktan sonra kapağını açmak yük gibi gelir artık. Yazarken iflahınızı kesmiş olan kitabı isteseniz de sevemezsiniz. Bu garip bir duygudur. Yaramaz çocukla; ana-baba arasındaki ilişki gibidir. Çocuk uyusa da derin bir soluk alsak, denir.
Geçmişin Gölgeleri beni çok yordu, üzdü, gerdi, fakat bu kitabı nedense ötekilerden çok sevdim. Sanki daha özgür yazdım...
Kitaptaki Bayan Maria’yı gerçek hayatta tanıdım. Tanımasam bu kadar yazamazdım herhalde.
Felçli kocasının “aşk fahişesi” olarak nitelediği Bayan Maria, Bayan Maria’nın gizli sevgilisi Yahudi Albert, anne tarafından uzak Kürdistan ülkesiyle akraba olan ölü Bayan Christina, Kürt sürgünü Ahmet Zana, düzen üç kağıtçılığını internete taşımış Bayan Kader, dağlarda vurulup kalmış kızına Avrupa mezarlıklarında yer arayan yaslı Kürt kadını...
Kitabın belli başlı karakterleri bunlar...
Kitap üzerine mutlaka başka değerlendirmeler olacaktır...
Pusu
Pusu, benim onuncu kitabım. İlk kitabım, Yasak Ülkenin Günlüğü idi. Öykü kitabı idi, cezaevinde yazmıştım. Zaten öykü, edebiyatın anasıdır. Öykü yazamayan birinin romancı olması mümkün değildir. Kısa ve en kestirme yoldan suratlara tokat gibi inen edebiyatın öykü türünde ne zamandır yazmıyordum. Pusu adlı öykü kitabım, 1995 yılından bugüne yazılmış öykülerimi içeriyor...
Şervan-2. Baskı
Şervan, basıldığı 1999 yılında İstanbul Kitap Fuarında en çok satan kitaplar arasındaydı. Belge Yayınları tarafından 5 bin adet basılmış ve kısa sürede tükenmişti. Bu kitabın yokluğu ne zamandır beni üzüyordu. Savaşın en yıkıcı yanını, annesi-babası çatışmalarda ölmüş bir Kürdistan Yetimini anlatıyor Şervan... Kitabı okuyan insanlardan ağlayan çok olmuştu. Zaten ben de yazarken ağlamıştım. Çünkü Şervan isimli bu çocuk, bırakıldığı aile tarafından biberonuyla birlikte getirilip masamızın üzerine konmuş ve şöyle denmişti:
“Alın çocuğunuzu!”
“Bu çocuk bizim mi?” diye sormuştuk.
Çocuğu getiren yurtsever aile şöyle demişti:
“Annesi-babası çocuğu bize bırakıp gerillaya katıldı! Bizim bakacak gücümüz yok”
Şervan işte bu çocuk. İstanbul’da o elden o ele atılan Kürdistan Yetimi Şervan’ı anlatıyor kitap...
Bunları yazmak kahırlı bir iş, üzücü bir iş... Ama birileri bunu yapmak zorunda. Bugünü geçmişe, geçmişi geleceğe bağlamak zorunda.
******
Dönüşü Olmayan Yol’un ikinci cildinin ilk yazımını bitirdim. İkinci cildi yazmak biraz daha kolay oldu. Çünkü ilk cildi yazarken zaten dört yıllık bir çabayla romanın temelini atmıştım. İkinci Cilt, daha önce atılmış temele yeni öğelerle birlikte kat çıkmak gibi bir şey oldu. İkinci cildin de en az birinci kitap kadar beğenileceğinden eminim... Birkaç ay sonra Dönüşü Olmayan Yol(II)-Sarya’nın Dönüşü adlı kitabı okuyabileceksiniz...
****
Türkiye ile Avrupa arasındaki posta masraflarından, basılır basılmaz kitabın toplatılıp cezalandırılmasından, kendi kitabımı basıldığı yayınevinden satın almalardan ve okur arkadaşlarımıza da kitapları pahalı ulaştırmaktan bıktığım için Pusu, Geçmişin Gölgeleri ve Şervan(2.Baskı) kitaplarını Berfin Verlag sahibi Medeni Ay’ın ilgi ve desteğiyle Avrupa’da bastık. Kitapların basımındaki emeği için Medeni Ay’a teşekkür etmek istiyorum...
Ayrıca, kitap beğenisi yüksek olan Hülya Yetişen arkadaşımıza, kitapların son okumasını yaptığı için teşekkür etmek istiyorum.
İyi yazılmış her kitap yeni bir hayat ve dünyaya açılan yeni bir penceredir...
Saygılarımla.....
******
Yeni çıkan kitaplarla birlikte, bende bulunan kitapların listesi aşağıdadır... Kitaplardan isteyen arkadaşların; bana, isim ve adreslerini bildiren bir email yazmaları yeterlidir.
Pusu........................................................10-€
Şervan.....................................................10-€
Van Gölü’nde Yılanlı Bir Günün Esrarı..........10-€
Geçmişin Gölgeleri..................................15-€
Son mektup..............................................15-€
Dönüşü Olmayan Yol...............................20-€