Okumakta olduğunuz bu yazı gibi yazıları yazarken zıt duygularım, borsacıların deyimiyle, resmen tavan yapar. Hem çok gülerim, hem de üzüntüden dolayı canım çok acır. Yazı yazarken kendi kendime güldüğümü gören biri, “Vah vah! adam keçileri kaçırmış.” der. Bazen de, kelimlerin tepelerine o kadar sert basarım ki, zavallı harfler cıyak cıyak diye ağlaşır. O hırsla dişlerimi dudaklarıma geçiririm. Bu halimi de görese biri “Vah vah! Adam uçmuş, kendi kendine eziyet ediyor.” der.
Kürt Sorunu’nu çözmek için son buluş olan “Osmanlı Modeli” nden bahs ediyorum. Bu konudaki tartışmalar hem güldürüyor, hem de sinirden kudurtuyor beni.
Doğrusu, içimizde bu kadar gizli Osmanlı olduğunu bilmiyordum. Tesadüfen bir beladan kurtulmuşum da farkında değilim. Osmanlı’nın kürtlere yapıp ettiklerine dair bir yazı hazırlıyordum. Hemen silip attım. Dedim ya, Osmnalı Kürtleri’nin belasından yüce mevlam korumuş bizi.
Bu sorunun çözülmesinin önündeki en önemli engel Kürt Sorunu ticareti yapan Kürtlerdir. Bu adamlar, kendi halkına yaptıkları gibi, durmadan develete kazık atıyorlar.
Osmanlı modeliymiş...
Kardeşim,
Osmanlı’nın Kürtlerle buluşması Yavuz Sultan Süleyman dönemine denk gelir. Onun da tarihi, 1514 İran Şahı’na yönelik olarak yapılan Çaldıran Savaşı’dır. Kürt olup olmadığı tartışmalı olan ki, tonlarca kitap yazmasına rağmen bir tanesinin ismi bile kürtçe değil, İdris-i Bitlisi olayı da bu döneme denk gelir. Yavuz, İran’dan halifeliği almaya giderken yol üstünde bulunan Malatya ile Maraş arasındaki Alevi Kürtler, güya kendisini arkadan hançerlemesin diye sunni olan İdris-i Bitlis’yi de yanına alarak yüzbinlerce Kürdün kanına girmiştir. Tarihçiler bu dönem için derler ki, kadın ve çocuklar başta olmak üzere o kadar insan öldürüldü ki, atların ayakları bileklerine kadar kana bulanmıştı. Süleyman olan Osmanlı padişahı bu olaydan sonra “Yavuz” olmuştur. Model, model diye gözümüze soktukları İdris-i Bitlisi olayı budur. Bir nevi koruculuk ya da Hamidye alayı. Aklı başında bir Alevi Kürdüne çözüm önerisi olarak İdrisi-Bitlisi deseniz var ya, adam haklı olarak keçileri kaçırır. Yavuz, sonrası dönemde ise, Osmanlı’nın en büyük iyliği Kürtlerden, gayri müslimlerden alınan kelle vergisi zaman zaman alınmamış falan filan. Osmanlı’nın son dönemleriniyse yazmıyorum bile. Sadece şu kadarını söyliyeyim, bugünden hiç farkı yok. Bir örnek; Said-ê Kurdî, Van’da Kürtçe eğitim yapan bir üniversite istedi diye, yüzbinlerce talebesi olan bir alim kafayı yemiş diye Padişah tarafından tımarhaneye kapatılmıştı. Model olması istenen Osmanlı-Kürt ilişkisi budur.
Osmanlı-Kürt ilişkilerine milyon tane olumsuz örnek sunulabilir ama asıl can alıcı soru şudur; Kendi varlığını dahi idame ettirememiş bir yönetim anlayışı, kangrene dönüşmüş Kürt Sorunu’nu nasıl çözebilir?
Ya da,
Cumhuriyeti kuranlar aptal mıydı ki, her derde deva olan Osmanlı sistemini yıkıp yerine cumhuriyeti getirdiler?
“Bu işin ticaretini yapan Kürtler var,” dememizde ki kasıt budur.
Kürt siyasetcisine, aydınına, yazarına falanına filanına, düşen şudur; İstemlerini, dünya yuvarlaktır der gibi, devletin önüne koymaları gerekir.
O istemler de şunlardır;
Bir; Devlet, Anayasa’nın güvencesi altına alınmış kanun ve kaidelerle Kürtlere diyecek ki, sen benim ortağımsın. Ankara’nın Çankaya’sındaki adamın hak ve hukuku neyse, Diyarbakır’ın Melik Ahmet’indeki adamın hak ve hukuku da odur. Artık buna federasyon mu dersin, yerel yönetim mi dersin, muhtariyet mi dersin, eyalet mi dersin ne dersen de.
İki; Ha! Bunu yapmıyorsan eğer bize de tek seçenek kalıyor, kendi başımızın çaresine bakmak. Artık bunun bedeli ne olur, o da kader.
Böylece devlet hangi veriler üzerinden pazarlık yapacağını bilir. Bunun dışındaki tartışmaların hepsi Kürtlüğü sömürüp devlete kazık atmaktır.