Musa Anter
KERKÜK KAN AĞLIYORMUŞ
Musa Anter
Yaşar Kaya
Devlet ve PKK
Yaşar Kaya
İsmail Beşikçi
Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına
İsmail Beşikçi
Hasan Bildirici
Uçurum Atlıları
Hasan Bildirici
Aydın Dere
Et ve tırnak yalanı
Aydın Dere
   
  
.:  Anasayfa |  Yazarlar |  Arşiv |  İletişim |  Künye |  Ana Sayfam Yap |  Sitene Ekle  :.
   ANASAYFA
   GÜNCEL
   SİYASET
   KÜRDİSTAN
   DÜNYA
   KADIN
   YAŞAM
   KÜLTÜR-SANAT
   EKONOMİ
   TEKNOLOJİ
   SPOR
   MİZAH
   KURDÎ
   MEDYADAN
   RÖPORTAJ


www.kurdistan-post.org
Üye(ler) Çevrimiçi: 0
Misafir(ler) Çevrimiçi: 84

Lütfen buradan kayıt yaptırınız. Kayıtlı olmanız halinde sitenin tüm bölümlerini kullanabilirsiniz.
 
 


Emrah Cilasun'la Çerkesler üzerine
Röportajlar Dizisi - Hülya Yetişen
Röportajlar Dizisi - Hülya Yetişen

Tarih: 2 Ekim 2009 Cuma


Emrah Cilasun Kimdir?

1966’da İstanbul’da doğdu. Annesi Rüçhan Tolgay, Çerkes Ethem’in ağabeyi Reşit Bey’in torunudur. Babası Ali Haydar Cilasun’un ve annesinin sahibi oldukları Sahne Anadolu Topluluğu 70’lerin ortasında yasaklanınca, ailesi ile birlikte Almanya’ya iltica etti... Halen Almanya’da yaşamakta ve tarih araştırmacılığı ve belgeselcilik yapmaktadır.

1994 senesinde Ethem Drehşan adı ile ilk kitabı olan Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya -bilinmeyen yazılar- yayımlandı. (Belge Yayınları)

1998 senesinde Kaypakkaya’nın hayatını anlatan Kırmızı Gül Buz İçinde belgeselini yaptı.(Almanya-Türkiye)

2004 senesinde Bâki İlk Selam -yabancı arşiv belgelerinden ve kendi kaleminden- Çerkes Ethem adlı ikinci kitabı yayımlandı. (Belge Yayınları. İkinci baskı Mayıs 2006 Versus Kitap)

2006’da Resmi Tarih Tartışmaları -2- adlı kollektif yapıtın yazarları arasında yer aldı. (Özgür Üniversite Kitaplığı)

Mustafa Suphi ve yoldaşlarını Kim öldürdü ? Agora Kitaplığı-2007

Hülya Yetişen: Sevgili Emrah, sizi resmi tarihe karşı yaptığınız araştırmalardan, makalelerinizden ve kitaplarınızdan tanıyoruz. Prof. Hamit Bozarslan  yerinde bir tespitle, "Bakî ilk Selam- Çerkez Ethem" adli kitabınızın önsözünde, "Bu kitapla keçi yollarının açıldığını, hem meslekten gelen tarihçiler, hem de amatör tarihçeler tarafından bu yolun takip edilmesi....." dileğinde bulunmuştu. Biz Kurdistan-Post adına değerli çalışmalarınızı daha geniş okuyucu kitlesine ulaşmasını arzuladık. Cumhuriyet'in inşası sürecinde yaşanılan olayların benzer bir biçimde bugün de devam ettiğini görmek, yaptığınız araştırmaları daha da anlamlı ve önemli kılıyor. Çerkezler kimdir, adlarını nereden alıyor ? Kuzey Kafkasya’da hangi halklar yaşıyor? 

Emrah Cilasun: Aslında, sizin de bir “Çerkes” olarak bilmeniz gerekir ki, Çerkesler, adlarının “Çerkez” diye yazılmasından hoşlanmazlar.“Çerkes” diye yazılmasına büyük önem verirler. Sorunuza gelecek olursam. Herkes onlara “Çerkes” der. Ama onlar kendilerine “Adige” derler. Çerkesler, Kafkasya’nın en eski halklarındandır. Yunan mitolojisinin ünlü kahramanlarından Prometeus’un bu halktan olduğu iddia edilir. Çerkesler uzun bir süre Paganizme inanmışlardır. Çerkesler’in İslamiyet’i kabul edişleri 17. yüzyılın ortalarına dayanır. Yaşadıkları coğrafyanın göz kamaştırıcılığı, inatçılıkları ve baş eğmezlikleri, folklörleri, masalları, bilhassa da savaşçılıkları, Çerkesler’in en önemli özelliklerindendir.

Bu özellikleri ile Çerkesler, Rus edebiyatına da konu olmuşlardır. Örneğin, dünya klasiklerinden sayılan, Tolstoy’un Kafkasyalı (Türkçeye Hacı Murat adıyla çevrilmiştir) romanı Çerkesleri anlatır. Bu halkın en fazla acı çekenleri kadınlardır. Çerkes kadınları yıllarca kadın tacirlerinin gözde “meta”sı olmuşlardır. Osmanlı saraylarının haremlerini, çok küçük yaşlarda Kafkasya’dan kaçırılıp satılan Çerkes kadınları “süslemiştir”. Nice ünlü Osmanlı sultanı ve paşası, Çerkes kadınları tarafından dünyaya getirilmiştir. Kafkasya’nın bu dağ halkı, Rus Çarlığının Kafkasya üzerinden güneye açılmasının önündeki en büyük engeli teşkil etmiştir. Çerkesler, yıllarca, kendilerinden sayıca ve silahça üstün Çarlık ordularına karşı amansız bir direniş sergilemişlerdir. Çerkesler’in bu direnişinden etkilenen Karl Marx, bir makalesinde, “hürriyetin nasıl elde edilmesi lazım geldiğini Kafkasya dağlarından ibretle öğreniniz. Hür yaşamak isteyenlerin nelere muktedir olduğunu görünüz” der.

Hülya Yetişen: Kuzey Kafkasya Halkları, Moğulların ve Rusların baskıları dışında Osmanlıların himayesindeki Kırım Hanlarından da çekmişlerdir. Kuzey Kafkasya’nın ilk yerleşik halklarından olan Adigeler’in Hiristiyanlik’tan ve Ateistlik’ten Müslümanlığa geçişlerinde hangi tarihsel faktörler rol oynadı?

 

Emrah Cilasun: Kafkasya, aynı zamanda Osmanlı Hanedanlığı’nın da gözünü diktiği önemli bir bölgeydi. Çerkesler’in Müslüman oluşları, onları, aynı dinden olan, aynı zamanda bir güç simgesi durumundaki Osmanlı Hanedanlığı ile yakınlaştırıyordu. Ne var ki, Çerkesler, Petersburg ile İstanbul arasındaki savaşlarda, kimi zaman her iki taraftan da manuple edilmiş, kimi zaman da tarafların çıkarları gereği ortada bırakılmışlardır.

1845-1846 yılları arasında, Dağıstan’da Çarlık’a başkaldıran Şeyh Şamil’e karşı Osmanlı’nın sergilediği tutum bunun net bir örneğidir. İstanbul, Çerkeslerin en fazla desteğe ihtiyacı olduğu anda, Çerkesler’e verdiği desteği geri çekmiştir. O yıllarda Mısır meselesi yüzünden Petersburg ile müttefik olmak zorunda kalan İstanbul, Çıldır’da Şamil’e asker ve mühimmat toplayan Hasan Hasabi’yi tutuklaması için Erzurum Valiliği’ne 8 Kasım 1845’de yazdığı emirde şöyle buyurmaktadır: “Şeyh Şamil’in özel memuru gibi hareket eden, Hasan adlı kişinin halkın zihnini karıştırdığı, asker tedarikine çalıştığı, Osmanlı Devleti’yle Rusya arasında mevcut olan dostluk ve yardımlaşma anlayışına aykırı ve sınır ihlallerine yönelik bu tür hareketlerin uygunsuz olduğu, böyle zararlı kişilerin faaliyetlerine asla meydan verilmemesi, bu konuda en küçük ihmali görüleceklerin şiddetle cezalandırılacakları...” İki devletin Kafkasya üzerindeki yıllar yılı bitmeyen nüfuz çatışmasının en büyük faturası, sonuçta Çerkesler’e çıkmıştır.

Hülya Yetişen: Çerkezler ilk olarak hangi tarihte yerlerinden sürüldüler? Bu süreçte Kuzey Kafakasya halkları için mücadele eden önderler kimlerdir? 1858-1864 yılları arasında Kuzey Kafkasya halklarından 1 milyon 600 bin kişi yurtlarından sürüldü. Bunlar, Balkanlar üzerinden ve Karadeniz’den geçerek Türkiye, Balkanlar, Suriye, Libya, Ürdün’e dağıldılar. Göç süreci boyunca kitlesel ölümler yaşandı mı? Osmanlı topraklarına ulaşan Çerkezlerin sayısı neydi?

Emrah Cilasun: Çerkesler, Çarlık tarafından, yüzyıllardır yaşadıkları Kafkasya’dan göçe zorlanmışlardır. 1864’de “büyük göç” başlamıştır. Bir buçuk milyon insan, küçük takalara adeta istif edilerek, günlerce süren çileli bir yolculuğun ardından, Karadenizi aşıp Osmanlı topraklarına ulaşmıştır. Trabzon limanına varıldığında, kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan büyük bir göçmen kitlesi bulaşıcı hastalıklara kapılmış ve ölüme terk edilmiştir. “Büyük Göç”, o sıralar, batılı devletler tarafından, Osmanlı topraklarında yaşayan Hırıstiyan azınlıklarla ilgili reformlar nedeniyle sıkıştırılan İstanbul hükümetinin de işine gelmiştir. Çerkesler, Makedonya’dan Ürdün’e kadar Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Hırıstiyan azınlıkların bulundukları bölgelere kasıtlı olarak yerleştirilmişlerdir.

Hülya Yetişen: Şu an Çerkezlerin Türkiye’deki nüfusu ne kadardır? Ve ağırlıklı olarak hangi bölgelerde yaşıyorlar? Çerkezlerin Türkiye’deki örgütlülük durumu nedir?

Emrah Cilasun: Kesin bir rakkam vermek zor. geçen sene yapılan bir araştırmaya göre, Türkiye’deki Çerkes nüfusu 2,5 milyon. Çerkesler, ağırlıklı olarak başta, Marmara bölgesi olmak üzere, Kayseri’de, Samsun’da, Eskişehir’de, Adana’da yaşamaktadırlar. Buralarda Çerkeslerin ne kadar yoğun oldukları gözle görülmekle beraber, kesin ve kati bir rakkam vermek mümkün değildir. Türkiye’de, Çerkesler hep örgütlü olmuşlardır. Şu anda da çok sayıda Çerkes dernekleri ve federasyonu vardır.

Hülya Yetişen: Çerkezler, Birleşmiş Milletlerin Soykırım Suçu ve Cezalandırılması ile ilgili kararına dayanarak 18. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başlarına kadar yapılan soykırım suçlarıyla ilgili olarak mücadele başlattılar. Bununla ilgili son durum nedir?

Emrah Cilasun: Bu girişime pek şans vermiyorum. Soykırım, maalesef, gerçeklerden yola çıkılarak tespit edilmiyor. Mesela bugün, Almanya’nın 1904’de, Güney Batı Afrika’da yaptığı Herero soykırımından kimse bahsetmez. 1915 Ermeni soykırımı, hâlâ BM’de onaylanmış değil. Tabii burda, işin içine bir de Holokaust meselesi giriyor. Yahudi lobisine göre, dünyada hiçbir soykırım, 1933-1945 arasında Yahudilere yapılan soykırımı gölgede bırakmamalı. O nedenle Soykırım, tamamen siyasi ve iktisadi çıkarlar gereğince, saptanıyor ve/veya saptanacakmış gibi yapılıp, hem suçlunun hem de mağdurun tepesinde, bir demoklesin kılıcı olarak sallandırılıyor. İşte bugün Türkiye ve Ermenistan örneğinde görüldüğü gibi.

Hülya Yetişen: Çerkezler, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en fazla asimilasyona uğramış ve Türkleştirilmiş bir halk. Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Nejdet Sezer, Deniz Baykal, Bülent Arınç vb. bir çok isim sayabiliriz. Çerkezlerin tarihteki mücadeleci karakterlerine baktığımızda dillerini, kültürlerini yok sayarak bu biçimde başkalaşmayı nasıl değerlendirmek mümkün?

Emrah Cilasun: Bir millet olarak sadece dil sahibi olmak yetmiyor. Üzerinde yaşanılan ortak bir coğrafya, ortak iktisadi şekillenme ve karşılıklı alış veriş de gerekiyor. Çerkesler, böylesi bir ortama sahip olamadılar. Kapitalizm karşısında, Çerkes kamalarının hükmü de olmadı……

Hülya Yetişen: Çerkezler, Ekim Devrimi ile ulusal alfabelerini, kendi devletlerini kurma, kendi parlamentolarını oluşturma hakkını elde ettiler. Dillerini kamusal alanda ve basında kullanabilmişlerdi. Günümüz Kuzey Kafkasya’sında 1917 Ekim Devrimiyle kazanılan hak ve özgürlüklerle birlikte oluşturulan Cumhuriyet ve otonom bölgeler hangileridir ? 

Emrah Cilasun: Bu soruya maalesef cevap veremiyeceğim. Çünkü sizin bildiklerinize ekliyecek bir bilgim yok.

Hülya Yetişen: Ittihat Terakki'yle bağlantılı olarak Teşkilat-i Mahsusa'nın ordulaşan bir çete olduğunu soyleyebilir miyiz? Susurluk ve Ergenekon çetelerini bu geleneğin bir devamı olarak görebilir miyiz?

Emrah Cilasun: Hayır. Söyleyemeyiz. Bu tez, sevgili dostum Hamit Bozaslan’ın savunduğu tezdir. Bu tez, bize diyor ki, bir sistemin, kural ve kaideleri içinde, devletin zor kullanma hakkı olacak. Bu nedenle devletin kolluk kuvvetleri de olacak. Kolluk kuvvetleri içinden çıkıp, devletin değil kendi çıkarlarını gözetenlerin varacakları nokta çeteciliktir. Şimdi ne oldu? Devlet ve onun kullandığı güç meşru. Problem sadece bu gücü kötüye kullananlarda. Halbuki, bütün bir devlet aygıtının kendisi ve onun güç kullanımı sorgulanmalı.“Osmanlı devleti iyi di. İttihat ve Terakki ile onun Teşkilat-ı Mahsusa’sı kötüydü.” Bunu sizin aklınız alıyor mu? İttihat ve Terakki, Teşkilat-ı Mahsusa ne idiyseler, tacı ve tahtıyla bütün bir Osmanlı devleti de oydu.

Hülya Yetişen: Çerkes Ethem;1920 lı yıllarda Kemalistler tarafından ’’hain’’ ilan edilerek, Çerkez kitlelerin hafızalarında, subjektif bir suçluluk psikolojisi yaratıldı. Yunanlılara sığındığı söylendi. Tarihi gerçek nedir? Mustafa Kemal, Çerkez Ethem şahsında Çerkezleri kendisine bir tehdit unsuru olarak goruyor muydu? Çerkez Ethem'in tasfiyesine yol açan olaylar neydi?

Emrah Cilasun: Maalesef, yıllardır Ethem Bey etrafında yürütülen münakaşalar, sınıf mücadelesinden hareketle değil, bilakis sağ ve sol yorumlar ile yürütülmüştür. Bu cins bir yaklaşımın kendisi de, esasen bir sınıfa tekabül eder. Ethem Bey meselesi, hakim sınıf ile, sınıf çelişkilerinin bir tezahürü olarak, yakın tarihin ilk ihtilaflarından birisidir. Ve etnik kökeninden bağımsız, kendi başına araştırılmaya değer, son derece ehemiyete haiz bir konudur. Ethem Bey’in tasfiyesine neden olan ideolojik, siyasi ve askeri hususları çok iyi irdelemek gerekiyor. Herkesin cevaplaması gereken soru şudur: Gerek Ethem Bey ve onun kumandasındaki güçler gerekse de, Mustafa Suphi ve yoldaşları, neden Şubat 1921’de, Londra’da yapılacak olan konferans öncesi tasfiye edilmişlerdir? Her ikisinin tasfiye edilmelerinin tarihi Ocak 1921’dir. Bu bir tesadüf müdür? Aralarındaki, niteliksel farklılıklara rağmen, her iki güç de, siyaseten Antant’a yanaşmak ve hatta Antant’ın dünyasına entegre olmaya karşıydılar.

Ethem Bey’in pratiği, bu soruya yeterince cevap vermektedir. Ethem Bey’in, köylü yığınlarından oluşan kalabalık bir ordunun başında bulunması ve bu ordunun, Ankara’nın, denetiminde olmaması, Antant açısından bir tehlike idi. Hele hele bu köylü ordusunun, Bolşevizmle yakınlığı, sadece, Ankara için değil bilakis, savaş sonrasının Türkiye'sini düşünen Antant için de tam bir felaketti. Dolayısıyla, Antant ile uzlaşmak, onun dünyasına entegre olmak için her zaman kapıyı açık bırakan Ankara’nın, güven tazelemesinin yolu, Ethem Bey ve güçlerinin tasfiyesinden geçmekteydi. Ancak o şekilde, Ankara, ilk kez fiilen Türkiye’nin temsilcisi olma hakkını Antant nezninde elde edebilmiştir.

Ve ne ilginçtir ki, 23 Mart 1921’den itibaren, Yunan işgal kuvvetleri ile Ankara kuvvetleri arasındaki savaşta, Londra, tarafsızlığını ilan etmiştir. Çünkü Antant açısından her zaman için meselenin tayin edici yanı, Padişah’ın ve sarayın devre dışı kalacağı yeni bir Türkiye’de, yönetime talip olanların, dünya çapındaki saflaşmada nerede yer alacaklarıdır? Başlangıçta, Antant, Ankara’ya kısmen, bu hususta şüpheyle bakmış olsa da, son tahlilde, Ankara’da oluşmakta olan yeni devleti sınamış ve kendi yanına çekmeyi başarmıştır.

Ethem Bey ise, ideolojik olarak devrimci milliyetçi bir hatta sahipti. Devrimci milliyetçilik, ezilen ülkelerin, emperyalist mali sermaye ile çelişkisinin tipik bir tezahürüdür. Meksika’da Emiliano Zabata, Çin’de Dr. Sun Yat Sen, Vietnam’da Ho Şi Min, devrimci milliyetçiliğin tipik emsalleridirler. Aralarındaki nüans farklılıklarına rağmen, hepsinin ortak paydası, ülkelerinden, emperyalizmi kovmak ve müreffeh bir toplum yaratmaktır. Sosyalist ülkelere ya da Komünist partilerine o nedenle sıcak bakarlar. Ethem Bey’in, ölümünden kısa bir süre evvel kaleme aldığı Risale’(broşür)sinde hâlâ, dönemin Sovyetler Birliği hakkında olumlu sözler sarfetmesi, devrimci milliyetciliğinin isaretleridir.

Ethem Bey, 1919-1921 Anadolu’sunda, savaşta her şeyini yitirmiş, topraksız, geniş köylü yığınlarının siyasi ve askeri temsilcisi idi. Marksist olmayan tarihçilerin dahi, Ethem Bey’i, "nonkonformist" olarak değerlendirmeleri ya da, "merkez"e baş kaldıran "çevre" olarak adlandırmaları tamamen, Ethem Bey’in bu sınıfsal konumlanışı ve temsil ettiği ideoloji ile alakalıdır. Ethem Bey ve kumandasındaki güçlerin tasfiye edilmesinin en önemli nedeni budur.

Bir diğer önemli husus da, sevk ve idare edilen ordular ve onların izledikleri savaş siyasetidir. -Prusyalı General Clausewitz’e göre savaş, "siyasetin siddet araçlarıyla sürdürülmesidir."

Ordular, Hakim sınıfların sevk ve idare ettikleri, emekçi sınıflarını zorla silah altına aldıkları örgütlenmelerdir. Bu orduların en önemli özelliği düzenli ordu olmalarıdır. Düzenli ordularda, emir veren ile emir alan arasında kaçınılmaz olarak bir çelişki mevzubahistir. Söz konusu çelişki, şiddete dayanır. Hakim sınıflar, bir an evvel zaferin kazanılıp savaşın bitmesini isterler. Savaş uzadıkça, düzenli ordunun çelişkisi artar. Silah altına zorla alınan emekçi kitlelerin, savaşı ve kendilerine kumanda eden sınıfları sorgulaması kaçınılmaz olarak gündeme gelir. Akabinde, firarlar, isyanlar gibi eylemler devreye girer. 1919-1921 arası Ankara hükümetinin emrindeki düzenli ordu da aynı çelişki ve sorunlardan muzdaripdi. Mesela, zenginler belli bir miktar ödeyerek kendilerini askerlikten muhaf kılabilirlerken, emekçi kitleler, çıkarılan ağır kanunlar neticesinde aynı ayrıcalıklara sahip değillerdi.

Doğan Avcıoğlu’nun dedigi gibi, "para eşraftan, can köylüden" di.

Birinci Cihan Harbi esnasında ve sonrasında, emekçi yığınların subaylara karşı öfkesi, kimi yerlerde ordudan kitlesel firarlara, kimi yerlerde de, subayların linç edilmesine kadar varıyordu. O nedenle, erkan-ı harp reislerinin orduda, rütbelerin kaldırılmasından, askerlerle aynı karavanadan yemek yemelerine kadar bir çok imaj tazeleyici eylemlere giriştikleri görülmüştü. İsmet İnönü’nün, "Bana bakın kimse işitmesin. Millet düşmanımızdır" sözü, tüm bu teferruatın en sarih ifadesiydi. Dolayısıyla, orduya kumanda edenlerin, savaşın bir an evvel neticelenmesini arzu etmelerinin gayet anlaşılabilir maddi sebepleri vardı.

Ethem Bey’in kumanda ettiği, Kuva-yı Seyyare ise, Yunan işgali altındaki topraklarda, esasen çoğunluğu o bölgede yaşayan köylü yığınlarının gönüllü katılımı ile biraraya gelmiş bir ordu idi. Bu ordu bir gerilla ordusu idi. Küçük guruplar halinde, cephenin arkasına sarkabilen, vurup- kaçan, kısa bir sure içinde karargâhında toparlanabilen hareketli bir ordu idi. Yerli halkı hem örgütleyip hem de seferber eden bu savaş tarzı, böylesi bir savaşa alışık olmayan düzenli ordu halindeki hasmını uzun vadeli yıpratıyordu. Fakat köylü gerilla ordusunun başarısı, düzenli bir ordunun kurulması ile meşgul ve biran evvel savaşı neticelendirmeyi amaçlayan Ankara hükümeti açısından kötü bir emsal teşkil etmekteydi. Aynı durum, hem Yunan işgal kuvvetleri hem de Antant açısından geçerli idi. Ethem Bey ve kumandasındaki ordunun tasfiyesi bütün tarafların çıkarına denk düşüyordu.

Ethem Bey’in, bir ideolojisi (devrimci milliyetçi) bir askeri hattı (gerilla savaşı) ve bir de ordusu (köylülerden müteşekkil) olmasına rağmen, bir programı ve dolayısıyla, iktidarı hedefleyen bir çizgisi yoktu. Elimizdeki veriler, Ethem Bey’in, komünist güçlerle, Ankara’ya nazaran çok daha sıcak temas içerisinde olduğunu göstermektedir. İsmet İnönü’nün, 7 Aralık 1920’de, Genel Kurmay’a gönderdiği telgrafta, Ethem Bey ve kardeşlerinin, "bir devrim yapmak" ve "Bolşevikliğe sahip çıkmak" istemelerinden bahsetmesi bu yüzdendir. Acaba, komünist güçlerle kurulan sıkı temas ile Ethem Bey, yoksun olduğu programı telafi etmeye mi çalışmıştır? Şimdilik bu konuda birşey söylemek mümkün değil. Fakat şurası muhakkaktır ki, Türkiye komünist hareketinin önderliği, ideolojik düzlemde, İttihatçı ve İkinci Enternasyonalci hattan, siyasi düzlemde de, legalist ve parlamenterist hattan kopamadığı için, dönemin Sovyet Rusyası’nın, diplomatik faaliyetine kendisini kaptırmış, 1921’in başlarında, Ethem Bey ve Kuva-yı Seyyare’ye karşı Ankara’yı desteklemiştir. Fakat, Ankara’nın desteklenmesi, Türkiye komünistlerini, Ankara’nın gazabına uğramaktan kurtarmamıştır.

Neticede Ethem Bey gibi devrimci milliyetçi ve Mustafa Suphi gibi komünist liderleri tasfiye ettikten sonra, Ankara’nın, Londra Konferans’ına davet edilmiş olması, Antant’ın bir nevi, mükafatıdır.

Bugün rejimin, hâlâ Ethem Bey’i "hain" diye adlandırmasının tarihsel geri planında yatan nedenler bunlardır. Fakat aynı zamanda, "hain" sıfatının genel geçerli caydırıcı amaçlı sebepleri de vardır. Birincisi, Ethem Bey’in, hakim sınıflara başkaldırmış olması, daha sonra başkaldırabilecek olanlar için kötü bir emsaldir. Resmi ideolojinin, rejime muhalif olan herkesi, hain ilan etmesi buradan kaynaklanmaktadır. İkincisi ise, bu ithamın özel bir fonksiyonu daha vardır. Azınlıkları ve diğer milliyetleri yok sayan, yekpareci, resmi ideolojinin, Çerkes milliyetine mensup olanları mütemadiyen bir "hain" tanımlaması ile esir alma gayesidir. Kendisine çıkartılan affa rağmen, Ethem Bey’in, bu affa icab etmemiş olması, Rejim ile uzlaşmama kararlığını taşıyor olduğunun kanıtıdır.

Hülya Yetişen: Tarihte zaman zaman Kürtlerle Çerkezler arasında bazı dayanışma örneklerine tanık oluyoruz. Örneğin, 1853 Yılında, Rus Çarlığına karşı bayrak açan, Dağıstan’da direnen Çerkezler’in lideri Şeyh Şamil’e binlerce Kürt gönüllü savaşçısını göndererek destek sunan Seyit Taha Efendi’yi anabiliriz. Kürtler ve Çerkezler arasında başka dayanışma örnekleri var mı?

Emrah Cilasun: Tarihte, azınlık milliyetçileri birbirlerine mütemadiyen destek olmuşlardır. Ethem Bey’in, Ortadoğu’da yaşarken Hoybun Cemiyeti’yle dirsek teması içinde olduğu söylenir. Bu ve buna benzer söylentilerin araştırılması gerekir. Benim elimde somut bir veri yok. Fakat, kitapta (Bâki İlk Selam, Çerkes Ethem, Agora Kitaplığı, İstanbul, 3. baskı, 2009) görmüşsünüzdür. Ölümünden bir sene evvel kaleme aldığı Risale’sinde, Kürtleri destekleyen cümleler sarfetmektedir.

 

Hülya Yetişen: Kuzey Kafkasya halklarından Osetler’in(Alanlar’in) Moğol istilası karşısında Dersim’e kadar gelerek orada yerleştiklerini ve Dersim’e “Deriyê Sim- Gümüş kapı” ismini onların verdiği söyleniyor. Dersim’de yerleşik Çerkezler var mı? Bu olay konusunda siz ne düşünüyorsunuz?

Emrah Cilasun: Bunu ilk defa sizden duyuyorum. Çok ilginç. Fakat, size bir anektod anlatayım. Ben 90’ların sonunda evlendiğimde, Avustralya’da yaşayan dostum Muzaffer Oruçoğlu’yla yaptığım bir telefon görüşmesinde, konu, döndü dolaştı, eşimin etnik kökenine geldi. (Biliyorsunuz. Oruçoğlu, Azeri kökenlidir. Ama devrimci faaliyet yürüttüğü Dersim, onun yaşamında önemli bir yere sahip olmuştur.) Ben de hınzırlık olsun diye, eşimin Dersim-Nazimiyeli bir Çerkes olduğunu söyledim. Muzaffer’in, “yahu Dersim’de Çerkes mi var” diye sormasına fırsat vermeden, hatta, eşimin amcalarının kendisini tanıdıklarını, 1972’nin yazında, kendisine bağışta bulunduklarını söyledim. Muzaffer iyice “ikna” oldu. “Ha, evet evet hatırladım” demez mi? Ben gülmekten öldüm. Bakın görüyorsunuz, yıllar evvel attığım şeyin aslında hiç de palavra olmadığını sizden ögrenmek ilginç oldu.

Hülya Yetişen: Mehmet Uzun “Yitik Bir Aşkın Gölgesinde” isimli romanında bir çok Kürt önderinin Çerkez kadınlarına aşkından bahis eder. Edebiyata konu olmuş bu türden başka hikayeler biliyor musunuz?

 

Emrah Cilasun: Yaşar Kemal’in, Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana ile Hıfzı Topuz’un Meyalle’si aklıma ilk gelenler.

 

Hülya Yetişen: Türkiyeli bir Çerkez olarak Kürt sorunu konusunda ne düşünüyorsunuz? Kürt Açılımı ve muhataplık konusunda düşüncenizi öğrenebilir miyiz?

 

Emrah Cilasun: Komünist bir entelektüel olarak bu sorunuza iki yanıt vermek isterim. Birincisi, devlet her zaman kaşıkla verip kepçeyle alır. İkincisi, bu açılım, sonunda Kürt marabasıyla Kürt ağası arasındaki antagonizmayı da çözecek mi? Yoksa ortak kimlikli yeni hayatta, herşey eskisi gibi mi olacak? Tıpkı, köyden kasabaya giden ağayla marabanın, karşılıklı onca herzeyi yedikten sonra marabanın, “ağam madem herşey eskisi gibi olacakdı, bütün bu herzeleri biz neden yedik” diye sorması gibi.



  
Röportajlar Dizisi - Hülya Yetişen
hulyayetisen@yahoo.fr




Bu köşe yazısı 7988 defa okundu. Toplam 3244 kelime

Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa


[ Geri Dön: Röportajlar Dizisi - Hülya Yetişen ] - [ Yazarlar İndeksi ]

Kurdistan-Post Haber Portalı © 2004-2009 Tüm hakları saklıdır.
Sitemizde kullanılan haber ve resimler kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.